banner ad
2

Hangi Makine?

Yazı: Prof. Sabit Kalfagil

Bize sıklıkla sorulur “hangi makineyi alayım diye?” öte yandan makinesi olanlar da bir araya gelince muhabbetin eksenine oturan kimde ne var konusudur. Fotoğraf kıdemlilerine sorunca alacağınız cevap şudur; “makine önemsizdir, önemli olan görüştür. Objeyi görüntüye dönüştürmesini bilen birisi en basit araçlarla bile bunu yapabilir.” İyi de bunu söyleyenlerin elinde neden hep pahalı makineler vardır. Bu bir çelişki değildir. İyi fotoğrafı yapan elbette objeyi görüntüye dönüştürme yeteneğidir. Bunu “fotoğraf ne anlatıyor? Ve ne derece etkili anlatıyor” ifadesi ile formüle edebiliriz.  İyi makine bu iki sorudan sadece ikincisinin yanıtında bir pay sahibidir. Yani etkili anlatımı destekleyen teknik mükemmellik içindir.

Bir makinede öncelikle aranan bazı temel nitelikleri şöyle sıralayabiliriz:

* Ne boyutta baskı yapılacak? Sıkça billboard boyutunda baskı yapılacaksa orta format bir makine gerekiyor olabilir. Bu karar çok önemlidir, çünkü iki kategori arasında çokça bütçe ve ağırlık farkı vardır. Eğer uzun kenarı 1 metrenin altında baskılar söz konusu ise bir full frame 35mm yeterlidir. Yok, biraz daha küçük baskılar hedefleniyorsa bu kez APS-C formatında (1,5x – 1,6x çarpanlı) bir makine yeterli olabilir. Bu durumda önümüzde iki yol beliril, biri DSLR diğeri aynasız bir dijital makine seçeneğidir.

* İkinci faktör bütçedir. Bir orta format gerekiyorsa o dilim içinde, değilse 35mm dilimindeki seçenekleri gözden geçirirken bu iş için ne ödeyebileceğimizi, ihtiyacımız olan objektiflerin tamamını bir defada mı yoksa kademeli olarak zaman içinde mi taksitlendirebileceğimize bakarak duruma uyan bir fiyat dilimini seçmemiz gerekecektir.

* Üçüncü olarak da nerede, hangi iş için kullanacağımızı göz önüne alarak ihtiyaca uygunluk ve taşıma problemini irdelememiz gerekecektir. Örneğin stüdyoda kullanılacaksa hiç sorun olmayan ağırlık faktörü, bir doğa fotoğrafçısı ya da dağlarda fotoğraf çeken birisi için birincil öneme sahip olabilir.

* Vizör yeterince aydınlık mı? Görme alanı %100’e ne derece yakın? Üzerinde diyoptri ayarı var mı? Gözlükle bakıldığında köşeler ne derece kesiliyor?

* Gövde elinize iyi oturuyor mu? Kumandalar uygun yerde mi?

* Manuel netlemede kritik keskinlik iyi izlenebiliyor mu? Yoksa fresnel halkaları keskinliği kabalaştırıyor mu? Otofokus da netleme gecikiyor mu? Deklanşöre basmanız ile obtüratörün açılması arasındaki zaman farkı hissediliyor mu?

* Poz ölçümü isabetli mi? Az ışıklı ya da çok ışıklı ortamlarda aynı doğrulukta çalışıyor mu? Dar alan ve spot ölçümü var mı? Artı-eksi poz düzeltme skalası var mı? Limitleri geniş mi?

* Sayısal olarak katlanarak giden obtüratör değerleri gerçeği yansıtıyor mu? 1/500 gerçekten 1/250’nin yarısı mı? Bunu ancak laboratuar testleri ile anlayabiliriz. Böyle testler yayınlayan dergi ve sitelere bakabilirsiniz.

* Otomatik diyaframlı makinelerde deklanşöre basınca diyafram tastamam o değere kadar kısılıyor mu? Yani 8 diyafram gerçekten 5.6’nın yarısı mı? Bunu da ancak test yaparak anlayabiliriz.

* Az ışıklı ortamlarda kullanacağını yüksek ISO değeri hangi üst sınıra kadar kabul edilebilir kalitede fotoğraf veriyor.

* Aday makinenin sensör alanı nedir? Sadece milyon piksel değil sensör boyutu da performansı etkiler. Abartılmış milyon pikseller yerine sensör boyutu tercihiniz olsun.

* Aday makineniz için üretilmiş objektif grubu içinde sizin aradığınız odaklar ve açıklıklar mevcut mudur?

* Size gereken fonksiyonlara kolayca ulaşabilecek misiniz? Yoksa menüdeki karmaşık yönlendirmelerle size gerekli olmayan seçenekler içinde sıkıntı mı çekeceksiniz.

* Size gerekecek objektiflerin performansları yeterli midir? Test raporlarına bakınız.

* Size gereken objektiflerle makinenin toplam ağırlığı taşınabilir görünüyor mu? Yoksa sizin tercihiniz, aletler ne kadar büyükse o kadar iyidir şeklinde mi?

* Çantanın toplam maliyeti bütçenize uyuyor mu? Satın almayı etap etap mı yapacaksınız?

* Yoksa siz en prestijli ve en pahalı makineye karar verip yukarıda anlatılanları boş mu vereceksiniz?

Şimdi sizlere makineler ile ilgili kendi geçmişimi anlatayım. 1952’de babamın bana bıraktığı 6×9 makine onun ilk makinesi değilmiş. Onun ilk kullandığı 9x12cm boyutunda cam negatif çeken büyük boy bir makine imiş. Elektriğin olmadığı yerde gaz lambası ile kullanılan bir tab kutusunda kontakt baskılar yaparmış. Sonraları plan filmler kullanıma girmiş. Derken 6×9 çeken roll film makinesi kullanılmış. Ben o makineyi 4-5 sene kullandım. Bu arada 35mm iyice popüler olduğu için beraberinde bir de sabit objektifli 35mm makinem vardı. Böylece 1960’lara ulaştık. Yani 8 yıl… bu yıla kadar Demokrat Parti iktidarının ithal kısıtlaması bütün şiddeti ile sürüyordu. Bırakın amatörleri, dükkan sahibi fotoğrafçılar bile vilayet kanalı ile getirtilen Doğu Alman, Polonya, İtalya gibi ülkelerden ithal edilmiş, deyim yerinde ise ikinci sınıf ürünlerden çok sınırlı miktarda alabiliyorlardı. Öte yandan biz de sonra eczacı olan bir arkadaşımla birlikte kendimize bir agrandizör yapıp tavan arasındaki uydurma karanlık odamızda zar zor bulabildiğimiz malzemelerle baskı yapıyorduk. Lise merdivenlerinden çekilen arkadaş fotoğrafları böyle basılıyordu. 1960’da ithalat serbest olunca ilk defa Çekostavakya’dan gelen Meopto agrandizörden bir tane aldım. Sonra gene Çek ürünü 6×6 TLR Flexsaret makine sahibi oldum. Asıl hedefim olan TLR Rollieflex’i ancak 3 yıl sonra Almanya’dan getirtebildim. Eskiden kullandığım optik vizörlü makinelerdan TLR makinelere geçince tam anlamıyla gözüm gönlüm açıldı. Neden derseniz, konuya bir delikten bakmak yerine buzlu cam üzerinde adeta bitmiş fotoğrafı görmek neredeyse ise sonuçta olacak baskıyı görmek gibiydi. Işık dağılımının uygun olup olmadığını ve daha birçok şeyi vizör bize söylüyordu. Bu yönüyle böyle bir makine tek başına bir okul gibidir. Her vakit şunu söylerim; imkan olsa da bütün fotoğraf öğrencileri böyle bir makine ile eğitime başlasa. Başlangıçta bu tip makineler sonradan geliştirilen bir tek istisna dışında hep sabit objektifli oldular. Bu yüzden benim orta formatta ısrarım değişir objektifli bir orta formata sahip olmamı geciktirdi. Böylece 1952’den 1969’a kadar 17 sene sadece normal objektifle fotoğraf çektim. Bunun belli bir yararı olmuş olabilir. Çünkü kullandığınız objektifin açısı her neyse etrafa artık o gözle bakıyorsunuz. Yani objektifinizle özdeş oluyorsunuz. Öte yandan da bu bir kanıksamaya, bıkkınlığa da sebep olabiliyor. Nitekim değişir objektifli bir sistem sahibi olduktan sonra normal objektifi neredeyse hiç kullanmadım. Ona bir tür gövde kapağı gözüyle baktım.

35mm değişir objektifli bir sisteme geçişim sadece renkli projeksiyon ihtiyacı ve rakipsiz saydığım Kodachrome filmleri kullanmak için oldu. Çünkü Kodachrome roll film yapılmıyordu. 60’lı yılların ortalarıydı Nikon F takılıp çıkarılabilen bir prizma ile ölçüm yapıyordu. Bazı problemler yaşanıyordu ve ölçüm merkez ağırlıklı idi. Ben o tarihe sadece bir el pozometresi kullanıyordum. Makine içinde bir pozometre büyük rahatlıktı o sırada Canon spot ölçüm yapan tek örnek konumundaydı. Dolayısıyla seçimim Canon’dan yana oldu ve uzun yıllar öyle devam etti. O günlerde zoom objektifler henüz bugünküler kadar kusursuz değildi. O nedenle çantamda 7 adet sabit odaklı objektif taşıyordum. Önce de söylediğim gibi artık etrafa normal objektif gözüyle hiç bakmıyordum. Bu yüzden can dostum Rolleiflex TLR makineyi elden çıkarıp, değişir optikli ZenzaBronica takım satın aldım ve 1980’e kadar kullandım. Elbette sadece sabit odaklı objektiflerle… Bütün SLR makinelerde aynanın varlığı iki problem yaratır. Bunlardan ilki ayna hareketinin titreşimidir ki bu orta format makinelerde çok daha ciddi boyutlara ulaşır. İkincisi ise aynanın yukarı kalkarken taradığı boşluğa objektifin yanaşamaması yüzünden geniş açı objektifler filme ya da sensöre yeterince yaklaşamaz. Dolayısıyla bu makineler için zorlanmış özel geniş açılar yapılır. Ama bunlar refleks olmayan makineleri simetrik geniş açıları kadar iyi değildir. Bunu önlemek için Bronica tasarımcıları yukarı kalkmak yerine aşağıya kayan bir ayna geliştirmişlerdi. Nedense geniş açılar için kolaylık sağlayan bu ayna daha fazla titreşime sebep oluyordu. Örneğin, normal objektifle bile elde 1/125’in altındaki değerler çok riskli idi, tripod gerekiyordu. Oysa o sırada Rollei firması SL66 gibi bir değişir objektifli makine geliştirmişti. Ayna titreşimi iki pünomatik amortisör ile yumuşatılıyor, dolayısıyla elde 1/30 ile rahatça çalışılıyordu. Üstelik bu kez objektifler Nikkor değil Zeiss’dı.

1980’de Bronica’yı elden çıkarıp Rollei SL66’ya geçtim ve uzun yıllar kullandım. Dijitalin sahneye çıkmasıyla birlikte bir alüminyum çanta dolusu bütün takım müze malzemesi olarak elimde kaldı. 35mm macerasının akıbetine gelince daha dijital sahneye çıkmadan önce ilk otofokus makineyi yaparken Canon firması şimdiye kadar yaptığı belli en başarılı makine olan T90’dan bir sonra EOS’lara bayonet değişikliği ile geçti. Dolayısıyla bir dolap dolusu objektif, körük, makro tüpleri gibi dolu aksesuar hurdaya dönüşmüş oldu. Ondan sonra aldığımız EOS makineler de dijitalin çıkması ile öksüz kalmış oldular. Bilinçli ya da bilinçsiz yürütülen bu politika bize bir ihanet faturası olarak geri dönüyor. Dijital dönemde EOS 5D’yi biraz geç almış oldum. O sırada ameliyat olduğum için bir süre kullanamadım. 6 ay sonra 5D Mark II çıktı. Üstelik 5D ile test raporlarında mükemmel notlar alan 17-40mm, 70-200mm gibi objektifler bu makinede kötü sonuç verir oldu. Keskinliği şüphe götürmeyen bu optikler kuşkusuz yazılım marifeti ile bu hale getirilmiş oluyor ki her makine değişiminde onunla uyumlu yeni objektif versiyonları satılabilsin. Bazı iyi yürekli dostlarımızın her yıl yeni makine yapılmasını ve bunlarla uyumludur diye yeni objektiflerin empoze edilmesini teknolojideki hızlı gelişime bağladıklarını biliyorum. Oysa gerçek şudur; teknolojik büyük buluşlar taksitlendirilmekte ve bize damlalıkla verilmektedir ki her taksitte yeni ürün satılabilsin.

1960 ve 1970’li yılların makine ve optikleri en az 20 yıl başarı ile kullanılırken şimdi kullanılabilirlik dönemleri kısaltılmakta, gerek yeryüzü kaynaklarından üretilen malzeme gerekse de bunları üretilen emek çöpe dönüştürülmektedir. İlk makinelerin üretildiği dönemde hatta ondan yarım yüzyıl sonra bile bir fotoğrafçının yapabilecekleri makinenin olanakları ile sınırlıydı. Dolayısıyla bir fotoğrafçı bu olanaklara göre tasarlayıp üretiyordu. Bugün bunun tam tersi geçerlidir. Makinalara o kadar fonksiyon yükleniyor ki bunların yarısı bile kullanılmıyor. Bu durumun yaratıcılığı artırdığını düşünmüyorum. Aksine her şeyi makineden bekleyen hazırcı bir zihniyetin oluşmasını ve yaratıcılığın körelmesine neden oluyor. Dolayısıyla bugün makine seçerken kabiliyetlerinin ve fonksiyonlarının çokluğunu öne çıkaran bir tercih doğru bir tercih değildir. Onun yerine fonksiyonlarının çeşitliliği değil size asıl gereken fonksiyonları teknik mükemmelliğine bakmalısınız. Bu konuda test raporu yayınlayan bir kurumun değerlendirmelerini izlemek uygun olur. Akılcı bir tercihin prestijli markaların sürdürdükleri ürün çeşitliliğinden etkilenmemesine bağlı olduğunu düşünüyorum.

1935 yılında Exakta firması ilk SLR makineyi yapmadan önce sadece Leica ve onun taklidi olan birkaç makinenin sınırlı sayıda değişir objektifi vardı. Objektifler değiştikçe bunların sonuç fotoğraftaki gerçek halini 1/1 doğrulukta görme olanağı yoktu. Bu yüzden SLR konusunda arayışlar ve yarım yüzyıla yayılan gelişmeler oldu. Dijital fotoğrafla birlikte gerek arkadaki ekranda gerekse de elektronik vizörde aynı ihtiyaç ayna olmadan yerine getirilmiş oldu. Bu durumda SLR makinelerde sırf bu yüzden verdiğimiz ödünlere ve katlandığımız külfetlere artık katlanmak zorunda değiliz.

Aynasız bir makine refleks bir makineye oranla şu avantajlara sahiptir:

* Aynanın varlığına bağlı mekanik komplikasyonlar tümüyle ortadan kalmıştır.

* Ayna hareketinin sebep olduğu vibrasyon yoktur, dolayısıyla daha düşük hızlarda daha net görüntüler elde edilebilir.

* Otomatik diyafram mekanizması basitleşmiştir.

* Bundan daha önemlisi normal objektif ve geniş açılardaki optik zorlama (retrofokus tasarım) gereksizdir ve simetrik tasarımlı daha basit objektiflerle daha keskin görüntü alınabilmektedir.

* toplam fotoğraf çantamın yükünü artıran ağır gövde ve ağır objektifler kalmamış, çantanın taşınabilirliği artmış, fiyatı da ucuzlamıştır.

Bu teknolojinin oldukça uzağında bulunan bizler bunu düşünebilirken teknolojiye hakim olanlar bu gerçeği görmüyor olamazlar. Dolayısıyla en az 10 yıl öncesinden halledilmiş bu soruna sırt çevirip daha rasyonel bir yolda ısrar etmek anlaşılabilir gibi değildir. Bütün bunlar göz önüne alınınca futbol kulübü taraftarları gibi belli alışkanlıklarda ısrar etmenin ve marka bağımlılıklarını sürdürmenin ne kadar abes olduğu anlaşılabilir. Bizler bunlarla avunurken birilerinin argo deyimi ile malı götürdüğünü fark etmeliyiz.

Sıkça sorulan bir soru “hangi makineyi alayım? Ya da nasıl bir makine alayım?” şeklindedir. Buna verilecek tek tip şifalı bir yanıt olmadığını düşünüyorum. Bence öncelikle ihtiyacı doğru belirlemek gerekiyor. Eskiden olsaydı daha pahalı ve kabiliyetli bir makineye yatırım yapmak, vazgeçerseniz satmak mümkündü. Makinelerin teknolojik eskimeleri yavaştı. Günümüzde 6 ay veya 1 yıllık bir dönemde ciddi değer kayıpları oluyor. Sadece aile anıları ve piknik fotoğrafları için pahalı bir SLR veya prestijli bir Leica almanın mantığı yoktur. Daha ileri ihtiyaçlar için de ihtiyacı iyi belirleyip aranan kabiliyetleri ona göre sınırlı tutmak akıllıca olur. Ciddi kullanıcıların özellikle objektifler konusundaki tavsiyeleri dikkate alınabilir. Ama paranızı kilolu ve iri kıyım makinelere yatırmanın vereceği tatmine aldırmayın. Biz düşüncenin verdiği yorgunluğu çok kaldıramadığımız için tavsiyelere ve tabi reklamlara kolay kapılıyoruz. Şu sırada makine alacak olanlara Allah yardım etsin! Öyle bir noktadayız ki meydanı çoktan terk etmesi gereken SLR ordusu piyasaya hakim durumdadır. Öte yandan çağın makinesi olmayı hak eden aynasızların gelişimi henüz kararlı bir optimuma erişememiştir. Yapılacak şey fazla açılmamaktır, bir geçiş dönemindeyiz.

Yorumlar (2)

Trackback URL | Comments RSS Feed

  1. Özer Genç diyor ki:

    Bir sürü yazıyı,yorumcuyu,yorumu kenara itecek bir yazı olmuş…İşin ustasından…Teşekkürler…

  2. özgür diyor ki:

    Fotoğraf ve cekim konusunda bugüne kadar okudugum en guzel yazi. Pazar sabahi 9 da gozume tesadufen takilip okumaya basladigim ve lezzetinden oturu devam ettigim bu enfes yazi icin sonsuz tesekkurler

Leave a Reply




If you want a picture to show with your comment, go get a Gravatar.