banner ad
1

Kompozisyona dair

Yazar: Prof. Sabit Kalfagil

Kompozisyon kitabı beşinci kez basılıyor. Hazır reçetelerin revaçta olduğu günümüzde bu ilgi elbette şifalı otlarla ilgili bazı kitapların tirajı ile kıyaslanamaz. Ama okuyucu beklentilerinin aynı soydan olduğunu düşünüyorum. Neden böyle söylüyorum, çünkü bu konu ile ilgili söyleşilerimin sonunda dinleyicilerden hiç değilse bir bölümünün “Lafı uzatmadan bize şunun püf noktasını anlatıver” yollu beklentilerini (!) hissediyorum.

Çocukluğumda Elazığ’daki bağ evinde bazı yaz geceleri damda yatardım. O kuru iklimde gökyüzü çok berrak yıldızlar elinizi uzatsanız tutulacakmış gibi yakın görünürdü. Öyle ki, onların büyüklük ve parlaklık farklarının hissedebilirdiniz. Ara mesafelerle yıldız parlaklıkları arasındaki denge ve yıldızların dağılımındaki uyum hayranlık uyandıracak kadar kusursuzdu.

Herhalde en az bir milyon yıl önce bir mağaranın önünde gökyüzüne bakan kişi de aynı hayranlıkla ya da şaşkınlıkla gökyüzüne bakıyor olmalıydı. Aynı insan, gün boyu avladığı bir balığın pullarına, bir salyangoz kabuğuna altında sırtüstü yattığı ağacın gövdesinden fışkıran dalların, sonra daha ince dalların dağılımına da aynı hayranlık ya da şaşkınlıkla bakıyor olmalıydı.

Bundan elli bin yıl önce Etiyopya’da bir grup insan ertesi günkü avdan önce meydandaki ateşin etrafında dans ederken arkadaki kayalıklarda birisi meşale ışığında kaya yüzüne av öyküleri çiziktiriyordu

Bundan otuz bin yıl önce Pireneler’de Lascaux’daki bir mağarada adamın biri bu kez önündeki çanaklardan aldığı boyalarla mağara duvarına inanılmaz güzellikte hayvan resimleri boyuyordu. Bunlar Etiyopya’daki adamın çizdiği çöp adamlara göre büyük bir gelişme gösteriyordu.

Bundan dört bin yıl önce Nil Vadisi’ndeki Komombo’da bir usta granit tapınak duvarına çizdiği öyküyü bu kez boya ile değil keski ile rölyef olarak gerçekleştiriyordu. Lascaux’daki gerçekçi resme karşın bu kez iyice stilize edilmiş daha rafine ifade biçimleri ortaya çıkıyordu.

Bundan bin beş yüz yıl önce İstanbul Ayasofya’sında mimar İzidor’un mozaik ustası apsis’in tam üstündeki yarım kubbe altına kurduğu iskeleye çıkmış, Meryem ve İsa’dan oluşan kompozisyonun rötuş ve temizlik işlerine nezaret ediyordu.

Bundan beş yüz sene önce Roma’daki Sen Pierre Kilisesi yanındaki SixTin şapelinde tavan resimleri için kurulmuş iskeleye sırt üstü yatmış Mikelanj usta, tavana çizdiği sonu gelmez öykülerin kaba boya işlerini çıraklarına bırakmış bir türlü geçmeyen sırt ağrılarını dindirmeye çalışıyordu.

İnsanoğlunun milyon yıllık gözlemleri ile mayalanan ve elli bin yıllık uygulama süreci ile mükemmelleşen bugün adına güzellik denen bu doğru denge, uyum ve benzeri kaliteler artık insanoğlunun genlerine geçmiş bulunuyordu. Öyle ki 17 Y.Y’da İsac Newton evrendeki bu büyük düzenin matematiğini keşfettiğinde insanoğlu sezgisel anlamda bu düzen duygusuna çoktan sahip olmuş bulunuyordu.

İnsanda bu duyguyu yaratan, objelerin görsel kaygılarla düzenlenmesi değil o objelerin kendi doğasının gereği olarak birbirine göre konumlanması, uzayda yer almasıdır. Bilmiyorum ebru teknesini gören var mı? Dikdörtgen bir tekne içine kitreli su doldurulur. Üzerine hazırlanmış sıvı boyalar damlatılır veya fırça ile sıçratılır. Öyle ki su üstünde rastgele renkli benekler oluşur. Sonra bir el, ya ebru teknesinin kenarına vararak suyu dalgalandırır ya da bir süpürge çöpü ile su yüzünü hafifçe hareketlendirir. Sonra su yüzüne bir kağıt bırakarak oradaki renkleri çekip alır. Karşılaşılan desen olağanüstüdür. İnsanın fırça ya da başka bir aletle benzer bir desen yaratması da olanaksızdır.  İsterseniz mevcut desene bakarak kopya etmeye çalışın, alacağınız sonuç, o desenin kaba bir karikatürü olur. Dünyanın en güçlü bileğine sahip olmanız, çok büyük bir ressam olmanız da bunu çözemez.

Maddenin kendi doğasına bağlı olarak içinde barındırdığı denge ve uyum, her ne derseniz deyin onun kendi haline bırakılması halinde çirkin ve dengesiz bir şekilde konumlanmasını engeller. İnsan eliyle yapılacak aşırı müdahaleler onu ancak çirkinleştirebilir. Hal böyle iken nedense, estetik denince bunun insan eliyle, sonradan yapılan biçimsel bir katkı, bir üst yapı öğesi olduğu sanılıyor. Oysa bana göre estetik yapısaldır. Sadece maddenin doğasına uygun davranılarak güzelliğe ulaşılabilir. Başka bir değişle estetik sonradan eklenen bir süs değil, yapısallığın sonucudur. Yeterince doğru yapılanmış oluşumlar aynı zamanda güzeldir. Başka bir değişle; doğru ve güzel ayrı şeydir. Balıklar yaşadıkları ortama göre gelişip biçimlenmişlerdir. O nedenle ayakları değil, yüzgeçleri vardır. Kısmen denizde, kısmen karada yaşayan penguenlerin ayakları tastamam bu anfibik yaşama göre yapılanmıştır. Oysa savanlarda yaşayan ve yırtıcı etoburlardan korunmaları birincil öncelikte olan antilopların bacakları ve gövdeleri tastamam bu ihtiyaca göredir.

Ama kimileri onların güzel olsun diye yaratıldıklarını zannediyor olabilir. Bu örnekleri istediğinizce çoğaltabilirsiniz. Su birikintilerinde oluşan kimi tek hücreli canlıların protoplazması içindeki klorofil tanecikleri sayesinde sahip olduğu fotosentez özelliği ile yer aldığı bitki-hayvan arası pozisyonundan başlayıp en eski bitkilerden eğreltilerin yaprak biçimlerinin nedenlerini kurcalayabiliriz. Sonra denizlerde başlayan hayatın karalara geçişte sahip olduğu biçim değiştirdiğini izleyebiliriz. Dört elli primatlardan ayağa kalkmış ilk insanın ayak ve kollarındaki biçim değişikliğine, omurgalarındaki güçlenmeyi (ki hala yeterli sayılmayabilir) gözden geçirebiliriz. Bütün bunların sonunda ortaya çıkan formların, güzellik arayışı gibi bir irade ile ilgisi yoktur. Ortaya çıkan formların hepsi kendi oluşum nedenlerinin sonucudur. Ne kadar doğru iseler o kadar güzeldirler. Ne var ki doğadaki bu nedenselliğin yürütüldüğü bu akışkan gidiş ebru teknesindeki sıvının çalkantısına benzer bir kaotik oluşumda, determinizmden çok olasılıklar sahnededir.  Dolayısı ile oluşum nedeni ayrı olan türlerin oluşumundaki bu mükemmellik farkı bu çalkantıdaki olasılıkların sonucudur.

İnsandaki güzellik duygusu tamamen sezgiseldir. Milyon yıllık geçmişimizde ilk önce sahip olduğumuz temel güvenlik benzeri ihtiyaçlarımıza bağlı kaygılarımızı rahatlatan olgular ile bunların tersi durumlar, bizde huzur güven gibi sonuçları ya da bunların tam karşıtlarını oluşturmuştur. Bunların milyonlarca kez tekrarı öylesine bir birikim oluşturur ki bunlar artık genlerimize geçer ve insan neslinin belleği haline gelir. Bu sezgisel yargıların ülkeden ülkeye eğitime bağlı olarak küçük büyük bazı değişimler gösterdiği doğrudur. Ayrıca moda gibi, akımlar gibi bazı zararlı önyargılar yüzünden saflığını yitirdiği de görülmektedir. Ama ne var ki gene de tüm insanlığın paylaştığı temel doğrular yani güzellikler mevcut. Ben bunun insanlığın tutunacağı tek dal olduğunu düşünüyorum. Hepimizin genlerinde bulunan bu insanlık mirasının önünde tekrar söylüyorum bazı engeller var; önyargılar, moda, trend gibi baskı unsurları var. Bunlardan kurtulup kendi özgün değer yargılarımıza kavuşabiliriz. Eğitim buna yardımcı olabilirdi. Ne var ki günümüzün oportünist kaygılarının eğitimden beklediği pratik başarı reçeteleridir. Çoğu kez konferanslarda adeta şu taleple karşılaşırım; “Hocam, şunun kestirme bir reçetesi yok mu?”

Bu kestirme merakı neredeyse otomobil kullanmayı da reçetelere bağlayacak. Herkes ehliyet almadan asgari miktarda alıştırma yapar. Ancak gerçek anlamda şoför olmak bazı reflekslerin kazanılmasına bağlıdır. Belki bunlar genlerimizde mevcuttur ama harekete geçirilmeyi bekler. Ancak birkaç yüz bin kilometre yaptıktan sonra bu refleksler işlerlik kazanır.

Fotoğraf çekmek bir refleks işidir. Çoğu kez konu karşısında uzun uzun ölçüp biçecek, bilgileri anımsayıp uygulamaya koyacak vakit yoktur. Bunun yerine sahne karşısında fotoğrafın bitmiş halini hayal edip onu gerçekleştirecek refleksi harekete geçirmek tek çıkar yoldur. Bu sporda olduğu gibi belli kondisyonu kazanmak ve korumakla olur.

 

Yorumlar (1)

Trackback URL | Comments RSS Feed

  1. Uğur diyor ki:

    Hocam ellerinize sağlık, daha sizden öğrenecek çok şeyimiz var.

Leave a Reply




If you want a picture to show with your comment, go get a Gravatar.