banner ad
1

Nasıl çekerdik, şimdi nasıl çekiyoruz?

1. Bölüm  –  2.Bölüm

Yazar: Prof. Sabit Kalfagil

1950’li yılları anımsıyorum. Film çeken 6×9 Voigtlander makine ile ilk fotoğraflarımı çekiyordum. Film fiyatları bir öğrenci için pahallı sayılırdı. Bir bobinde, sadece altı poz vardı. Özellikle durağan konuları çekerken boşa film harcamamak için tedbir geliştirmiştim. Konunun etrafında dolaşıp olası bakış noktalarını yere işaretleyip, bir tur attıktan sonra, ikinci turda en iyisine karar verip, tek kare çekiyordum. Pozlandırma konusu kılı kırk yararak bulunacak tek bir doğru değerdi. Poz taraması yapıp, elbette biri tutacak diye düşünmek akıllara zarar bir saçmalık olurdu.

Bu alışkanlık sonradan edindiğim 6×6 TLR makineler için de devam etti. Bir şeritten elde edilen 12 kareden bir veya birkaçının basılmaya değmez olması ciddi bir utanç kaynağı olurdu. Bunun için ne denli pişmanlık duysam yeriydi. Bu gibi başarısızlık belgelerinin görüldüğü yerde yok edilmesi gerekiyor. Diğer karelerin iyi olması zaten zorunlu idi. Bunda sevinilecek ya da övünülecek bir taraf yoktu.

Değişir objektifli 35mm’ye geçişim çok sonraları 1968’de oldu. Bu tarihten on beş yıl önce bir kez denediğim Kodachrome dia filmi hala renklilerin en iyisiydi. Ama 36’lık bir kaset hala pahalı sayılırdı. Buna karşın siyah-beyaz sarma filmler oldukça hesaplı idi. Bunun sebep olduğu savurganlıkla eksisi kadar tutucu davranmıyordum. Ama buna karşılık çöpe atılacak kareler daha çok çıkıyordu. Hareketli bir konu çekerken doğru çekim anına karar vermek zordu. Bu yüzden kendime birkaç kare harcama izni tanıyordum. Gene de çekim sonunda bu yöntemin en uygun anı yakalamaya yetmediği görülüyordu. Bu yüzdendir ki sonraları çıkan seri çekim yapan makinelerin saniyede sekiz ile on kare çekim yoluyla doğru sonucu garanti ettiğine inanmam. Daha sonraları piyasaya çıkan renkli sarma filmlerin sağladığı ekonomi bizim uzun soluklu gezilerimizde işe yaradı. Gene de film kullanımımız, günde 36 pozluk bir kasetle beş kaset arasında değişiyordu. Yani günde en çok 150 kare gibi… Bunun ötesine geçen ve vahşi tüketim sayılabilecek bir harcama sadece helikopter ile yapılan hava çekimlerinde olurdu. Sadece bir keresinde bir saat içinde 18 kaset çektiğimi hatırlıyorum. Çünkü saniyeleri bile değerli olan uçuş güzergahında bir sahnenin tekrarı asla mümkün değildir. Konular durağan olduğu halde, kameranın hareketli olduğu bu çekimlerde bir anın, bir sahnenin bir daha tekrarı mümkün olmaz. O yüzdendir ki, makinemin sürekli çekim modunu sadece o çekimlerde kullanırım.

Filmin kullanıldığı dönemlerde çekim sonrası heyecanı banyo sonrasına kadar devam ederdi. Fotoğrafın yapısal kalitesi bir yana, pozlandırmanın doğru olup olmadığından bile emin olamadığımız için sonuç heyecanla beklenirdi. Renkli film banyosunun yurt dışında yapıldığı hallerde ise bu heyecan daha da uzun sürer ve hat safhada olurdu. Filmler nadiren çerçeveli olarak gelirdi. Bu takdirde ilk akşam projeksiyonda ilk izleme yapılabilirdi.  Ama çoklu şerit halinde geldiği için bir de çerçeveleme aşamasından geçilirdi. Bu takdirde de başarısız kareleri çerçevelemeden atlamak uygun olurdu. Bir fotoğraf genel olarak mükemmel olsa da, kazara kareye girmiş bir küçük öğe, bir kuş, bir tel veya banyoda oluşmuş bir leke, bir çizik fotoğrafın atılmasına sebep olurdu. Oysa o fotoğraflar atılmamış olsaydı günümüzdeki olanaklarla pek ala restore edilebilecekti. Banyo sonrası projeksiyon seansları özellikle birlikte gezi yapan arkadaşların bir araya gelme akşamları olurdu. Henüz örgün eğitimde görev almadığım 1960-1970’li yıllarda fotoğrafa gönül vermiş genç arkadaşlarla çekime çıkardık. Bu hemen her hafta sonu olurdu. İki gün deliler gibi fotoğraf çeker sonra bir akşam projeksiyonda bir önceki çekimlere bakar üzerinde konuşurduk. Konuşma dedimse bugün kimilerinin yaptığı gibi fotoğraflara anlam yükleyen felsefi bir sosa bulama gibi anlaşılmasın. Biz orada fotoğrafın yapısal kusurlarını ve daha iyi nasıl olabileceğini konuşurduk. Henüz örgün eğitimci kimliğinin olmadığı o günlerde, genç arkadaşların nasıl hızla geliştiğini görüp bu işi iyi öğrettiğimi sanıyordum. Sonradan örgün eğitimdeki performansıma bakınca, asıl kerametin bende değil karşı tarafta olduğunu anladım. Ayrıca, fotoğrafın öğrenilmesi daha doğrusu bir fotoğrafçı formasyonunun kazanılması için bizim evde yapılan uygulama en doğrusu idi. Zamanın çoğunu okulda geçirip tahta başında ders anlatarak ve öğrencileri arazide yalnız bırakarak sürdürülen yöntem, fotoğrafın doğasına pek uygun değildir. Bunun yerine öğrencilerle birlikte yapılan on günlük bir fotoğraf gezisinin bir yıllık okul eğitiminden daha yararlı olduğunu deneyerek saptadım. Oysa bugün sürdürülen bağımsız fotoğraf kurslarında da okullarda olduğu gibi belli saat sınıf eğitimi sonunda sertifika veriliyor. Sadece işin sonunda, bir tür okul pikniği gibi, yarım günlük bir çekim gezisi yapılıyor. Bu yolla fotoğrafçı yetiştirilemez. Bunun yerine bir otobüse dolup diyar diyar dolaşmak ve akşamları fotoğraflara bakıp üzerinde konuşmak çok daha eğitici olurdu. Dijital yöntemlerle bu metot düne oranla çok daha olanaklıdır. 

Yorumlar (1)

Trackback URL | Comments RSS Feed

  1. Hikmet satar dedi ki:

    şimdiki nesil çok şanslı eline makine alan fotoğrafçı oluyor biz neler çektik neler güzel bir bakış açısıyla bir fotoğraf çekmek için günlerce beklediğimiz olurdu 🙁 şimdi öylemi çek gitsin banyo derdi yok anında poza müdahale var birde photoshop; bazen düşünüyorum yinede eskiler daha güzeldi, çektiğin fotoğraflar banyosuna kadar senin emeğinle meydana geliyordu

Leave a Reply




If you want a picture to show with your comment, go get a Gravatar.