banner ad
0

Yaratıcılık ve Eğitim

Yazar: Prof. Sabit Kalfagil

Ormanda bir maymun daldaki meyveyi indirmek için bir bambu kamışı bulur. Meyveye uzanır yetişemeyince daha uzun bir kamış arar. Bulamayınca elindeki kamışı bulduğu daha kalın bir kamışın içine sokup onu uzatır, böylece meyveye yetişir. En ilkel konutun tropik bölgelerde kamıştan silindirik bir kulübe olduğu bilinir. Üstü konik bir şapka ile örtülüdür. Bir tek hacmi olan bu kulübeyi iki odalı yapmaya kalkınca, bunların çoğaltılamaz olduğu anlaşılmıştır. Dörtgen odalar böylece bulunmuştur. Böylece çok odalı binaların yolu açılmıştır. Bunlar hayatın pratiği ile ilgili çok temel örneklerdir. Sanattaki yaratıcılıkla ne ilgisi var diye düşünülebilir. Ama dünyanın harikalarına giden yol buradan başlar. Buradan Parthenon’a, Rodos Heykeli’ne, Süleymaniye’ye varılır. Eyfel Kulesi’ne çıkılır. Eyfel bir sanat eseri midir? diye sorabilirsiniz. Ne önemi var? O da kendi döneminin bir harikasıdır. Penisilini bulan Alexander Fleming’in yaptığının bir yaratıcılık olmadığını kim savunabilir. Bana göre sanatın ve bilimin orijini tektir ve zekadır. Nükleer enerjiyi hayatımıza kazandıranlar sadece atom bombası ile felaketlere sebep olmakla suçlanmak yerine, nükleer tıbba kazandırdıkları ile anılmalıdırlar. Bu da bir yaratıcılıktır. Sanatın orijininde var olduğuna inandığım duygular, sezgiler veya ilhamlar gibi adlandırılan yakalayışın bilim adamında da var olduğunu biliyoruz. Bütün öğrendiklerini ve gözlemlerini biriktiren yaptığı yüzlerce deneyin çilesi ile belli bir kıvama gelen bilim adamı bir sabah uyanınca bunların sentezi ile gerçeği fark eder. Hamamda tasın suda yüzdüğünü belki yüzlerce kez görmüş olan Arşimet sadece bir gün birdenbire Evraka diye çılgınlar gibi bağırmıştır. Böyle ifade edilince yaratmanın oturduğumuz yerde gelen bir ilham olduğu sanılabilir. Oysa yaratma bir çile sonucu gerçekleşir. Sadece elektrik lambasının filamanını yapabilmek için Edison ve asistanının birlikte yüzlerce malzemeyi deneyip başarısız olduğu bilinmektedir. Böyle bir gecenin sabahında Edison ümitsizlikten bir kenara çökmüş olan asistanını teselli etmiş. Ne üzülüyorsun demiştir.  Hiç değilse bu kadar malzemenin bu işe yaramadığını öğrendik. Yaratıcılık bu enerjiyi bu yürekliliği gösterenlerin harcıdır. Tembel harcı değildir. Sabaha kadar barda kafayı çekip, sabaha karşı atölyesine çıkıp 3×3 metrelik siyaha boyanmış koca bir tuvalin üzerine küçücük bir yeşil elma çizip geceyi bu şaheserle noktalayanların harcı değildir. Sikstina Şapeli’nin tavanındaki yüzlerce panonun her birini sırt ağrıları içinde bıkmadan usanmadan şaheserlerle dolduran, Michelangelo’nun harcıdır. İçinde bu itici gücü yaratma dürtüsünü bulanların işidir.

Colorful Chalk at ChalkboardBen insanların eşit nitelikte yaratıldığına inanmam. İnsanlar gerek fiziksel gerekse mental bakımından farklı değerleri miras alırlar. İnsanların eşitliği sadece yasalar önündedir. Haklar yönündedir. Yoksa her insandan yüksek zeka ve yaratıcılık beklenemez. Yaratıcılık yüksek mental değerlere sahip, seçkin insanların işidir. Yaratıcılığın matematik ve sosyal yönlerini tartışa dursunlar hangi dalda olursa olsun, sonunda yaratıcılık, beklentisi olan meslekte, ortanın altında zekalar aday olamazlar.

Nereye kadar eğitim?

Günümüzün çoğulcu üretiminin daha yüzyılın başında Ford Taylor sistemi ile niteliksiz emeğe göre planlanmış olması bir yaratıcılık örneğidir. Bu sistemde üretim yapan kişiye tekil bir işlevin tekrarı öğretilir. Ve kişi uzun süre belki bıkıncaya kadar üretimi böyle yapar. Bu işten bıkarsa değişik başka bir işte bir başka tekrarla hayatını sürdürür. Bunun bir üst düzeyinde küçük yaratıcılıklar gerektiren ustalıklar kademesinde çalışanlar vardır. Bunlar sistemin küçük problemlerini çözerler. Bunların da üstünde mühendis kadrosu daha genel sorunların güvencesi olarak çalışırlar. Ve daha kavrayıcı, kapsayıcı zeka ve bilgi sahibi olmak zorundadırlar. En sonunda bütün bu sistemi kurgulayan ve işleten bir beyin vardır ki; asıl yaratıcı zeka sahibi odur. Ülkelerin eğitim sisteminin kademeleri ile ülkenin üretim kademeleri arasında geçişe elveren bir paralellik olmalıdır. Bantta çalışacak bir işçinin elbette okuryazar olması şarttır. En az ilkokul mezunu olmalıdır. Ustalar mutlaka bir meslek eğitiminden geçmelidirler. Her üretim dalı için bir eğitim ve bu eğitimi veren okullar bulunmalıdır. Dönüp ülkemize bakalım. Neredeyse hiçbir konuda ustalık okulu yoktur. Oysa bir vakitler, örneğin; inşaat dalında ustalık okulları vardı. Daha sonra kapatıldı. Nedeni insanımıza haddini bilmezlik aşılandı. Bütün aileler yeterli olsun olmasın çocuklarının üniversite mezunu olmasını istiyorlar. İşçiliğin bir üst kademesi olan formen teknikerler için de mutlaka her dalda teknik meslek okulları olmalı ve adaylar bu okullarda eğitim almalıdırlar. Yine eski yıllarda varolan bu tür okullar tekniker ve yüksek tekniker okulları aynı nedenle üniversite olma isteği yüzünden kapatıldılar. Bu okullarda okuyanların gelecek için hayali başında baret üstünde tulum olan bir görüntü değildir. Bunun yerine bir masa ve bir telefon arkasında oturan takım elbiseli ve sağa sola emir yağdıran birisi hayal edilir. Sonuçta ana babalar öyle istedi diye, bu okullar o yüzden kapatıldılar. Bu hayalle mühendis olmaya kalkanlar da, mühendisin masasında oturan bir teknisyen olmaktan ileri gidemediler. Masa başına talip bu beklenti, mühendisleri de işin uzağına düşürmüş oldu. Yol inşaatları yapılırken işin başında hiç mühendis göremezsiniz. Bu yüzden yaratıcılık beklentiniz şöyle dursun, bir teknisyen denetimi ile olabilecek işler bile sahipsizdir. Bir fabrikada kabaca her kademede kaç işçi çalıştığını örnekleyelim. Üretimde çalışan 3 bin işçi olsun. 300 usta, 50 teknisyen, 20 mühendis ve 1 fabrika müdürü oldukça uygun bir orandır. İlerde meydana gelecek yön değişiklikleri de düşünülerek bu dağılım öğrenci nüfusunu gereken okullara dağılımı konusunda şöyle bir oran verebilir. Yüzde 100’ü ilkokulda okuyacaktır. Yüzde 70’i mutlaka bir meslek okulunda, yüzde 15-20’si yüksek meslek okulunda, yüzde 10’u da üniversitede okuyacaktır. Oysa ülkemizde ilköğretimi bitiren her öğrencinin, zeka seviyesi ne olursa olsun üniversite okumaya elverişli olduğu düşünülür. Eğitimin sonuna kadar gitmesi şartmış gibi yüksek öğretim kurumlarına gereksizce yüklenilmektedir. Hatta bu kurumlar işgal altındadır.

Her ile bir üniversite şart mı?

Ülkemiz bütçesini tahsis edebileceğimiz üretime yönelik ara eleman eğitimi dururken, üniversite sloganının peşine düşülmekte ve kaynaklarımız boş bir beklenti için ziyan edilmektedir. Bu durumda yeterli olmayan öğrencilerin elenip geri gönderilmesi beklenirken, aksine onları mezun edebilmek için başarı çıtaları sürekli aşağı çekilmekte ve ortaöğretim düzeyinde üniversite diplomaları verilmektedir. Bu düşük seviyeye rağmen hala başarılı olmayanlar varsa, af üstüne af çıkarıp, bunların ne pahasına olursa olsun diploma alması sağlanıyor. Böylece sözüm ona iyi niyetle, ülkeye en büyük zarar verilmiş oluyor. Ortaöğretimin izlenmesi için yeterli zeka seviyesi üniversite okumaya yetmeyebilir. Ülke ortaöğretim hizmeti verdiği her gence üniversite eğitimi sağlamak zorunda değildir. Bu yüzden bir sınavla seçme yapılması doğaldır. Bu sınavda herkesin başarılı olması beklenemez. Bu adı üstünde bir seçme ve eleme sınavıdır. Yeter ki; bu sınav gerçek bir seçim sağlayabilsin. Milyonların kapıda beklemesi ve üniversitelere girememesi devletin bir eksikliği değildir. Burada yanlış olan üniversiteye alınmamak değil, haddini bilmez bir biçimde ısrarla kapılara yığılmaktır. Bu gençler çok önceden bir meslek okuluna alınmış ve çoktan üretime katılmış olmalıydılar. Ülke ekonomisine yük olmaları gereksizdir. 30 yaşına kadar hala ailesine yük olan gençlerin varlığı utanılacak bir durumdur. Seçme ve yerleştirme işlemine gelince gençlerin birden çok tercih kullanıyor olması hiçbir saygıyı hak etmiyor. Kelimenin adı üstünde tercihtir. Bir gencin birbirine yakın bir iki mesleği işaret etmesi anlaşılabilir. Ama on tercih gibi bir saçmalığı kimseye anlatamazsınız. Bu iş arayan adamın “ne iş olsa yaparım abi” demesi gibi bir çaresizliği ifade eder. Ne olursa olsun yeter ki; bir üniversite diploması olsun, son derece aşağılayıcı bir durumdur. Üretimin herhangi bir dalında teknik ara eleman olmayı seçmiş olmak ve üretime katılmış olmak bana göre çok daha saygıyı hak ediyor. Gençleri bu hale getirenlerin sorumluluğudur bu. Belli dallara girebilmek için belirlenen kontenjan, rağbete göre değil ülke ihtiyacına göre olmalı. Peki, kontenjan ülke ihtiyacına göre örneğin, Devlet Planlama Teşkilatı’nca mı belirleniyor? Hayır, büsbütün başka kriterlere göre. Peki, bu miktarı ülke istihdam edebilecek mi? Hayır, belli değil. O halde kontenjanın anlamı yok. Peki sınav o dalın gerektirdiği formasyon ve zeka seviyesini ölçüyor mu? Hayır. Sınav bütün dallar için genel bir sınav olarak yapılıyor. Peki, hangi dallar yüksek puan gerektiriyor. Örneğin daha çok yaratıcılık gerektiren sanat ve mühendislik dalları için mi? Hayır o yıl hangi dalda talep çoksa oraya yüksek puanla alınıyor. Peki, bu yüksek talep oranı yüksek istihdama göre mi? Hayır belli değil. Bu arada bazı yıllar daha çok talep işletme, bazı yıllar tıp dalı için olabilir. 1950’li yıllarda mühendislik dallarına en yüksek puanla girilirken şimdi daha kolay giriliyor. Bu oranda en şaşılacak durum sanat fakültelerine en düşük puanla giriliyor olmasıdır. Ne pahasına olursa olsun, herhangi bir fakülteye girsin de, avare olmasın diyen aileler, çocuklarını bir tür sığınma evi niyetine buralara gönderiyorlar. İşin kötüsü bu çok yanlış yerleştirmenin zararı sadece üretimden alınıp bir tür tembelhaneye yerleştirilen bu çocuklara değil aynı zamanda burada okumayı gerçekten hak etmiş yetenekli öğrencilere oluyor. Bir öğretmen ne denli dürüst olursa olsun, başarı çıtasını sınıfın ortalamasına göre aşağı indirebiliyor. Bence zaaf sayılacak bu eğilimde, Avrupa Birliği’nin dayattığı Çan Eğrisi de başarıyı güvenilmez hale getiriyor. Buna göre başarı derecesi örneğin, 10 üzerine 7 gibi olan bir öğrencinin bir sınıfın ortalamasına göre 9 gibi değerlendirilirken, başka bir sınıfın ortalamasına göre başarısız sayılabiliyor. Başarının bu denli güvenilmez ve göreceli hale getirilmesi bizim bilip saygı duyduğumuz eski Avrupa kültürü ile bağdaştırılamaz. Velhasıl yeteneksizliğe ve tembelliğe ödül veren bu atmosfer içinde sürekli olarak aşağı düşen çıta, yetenekli ve çalışkan öğrencileri atalete sevk ediyor. Üniversite onlara yarar yerine zarar veriyor. Diğerlerinin hedefinde ve geleceğinde ise sadece bir diploma olduğu için ülkenin bilerek üretimden alıkoyduğu bu gençlerden herhangi yararlanma olamıyor. Bu durum karşısında ülkemin ve devletimin eğitimden ciddi bir beklentisi olmadığını düşünüyorum. Sanki adet yerini bulsun dışarıya karşı kötü görünmeyelim diye bunca okul, sonra her ilde üniversite sloganları, sanki Türkiye’nin gerçek ihtiyacı üniversiteymiş gibi…

Açığı sokak kapatıyor

En büyük sektörümüz inşaattır. Bu dalda hiçbir meslek okulu yok. Olanlar da kapatıldı. Halbuki değil onlarca, yüzlerce yapı okulumuz olmalı. Buralarda duvarcı, kalıpçı, demirci, marangoz, tesisatçı, elektrikçi yetişmeli. Peki, bu açığı kim kapatıyor? Sokak kapatıyor. Bu yüzdendir ki; bizde bir özdeyiş var. Okul başkadır, sokak başkadır diye. Eğer bu doğru ise bunlardan biri ya da her ikisi birden yanlış demektir. Aynı slogan karşılılığını politikada da bulmaktadır. Bu dalda da sokak kapatıyor açığı. Bugün de Türkiye’yi yöneten sokaktır.

Leave a Reply




If you want a picture to show with your comment, go get a Gravatar.