banner ad
1

Sergiler

Yazı ve Fotoğraflar: Prof. Sabit Kalfagil

Bundan yıllarca önce, yakın illerden birinin üniversitesinin daveti üzerine kompozisyon konusunda konuşmak üzere oraya gittim. Direktörlük binasında güzel bir salonda grafik bölümü öğrencilerine projeksiyon eşliğinde konuşuyorum. O her vakit alışık olduğumuz konuşmacı – dinleyici göz temasını bir türlü yakalayamıyorum. Daha doğrusu karşımda ölü bakışlar var ve konuşma ilerledikçe hevesim azalıyor. Sonunda konuyu tamamladım. Sanırım bu her iki taraf için de bir kurtuluş oldu.

Beni, girişteki fuayede açtıkları bir sergiye götürmek istediler. Öyle ya, iki saattir kompozisyon konuşan birinin elbette onların işleri için söyleyecek lafı vardır. Böylece konferansta anlaşılamamış konular, sergide örnekler üzerinde anlaşılır hale gelebilirdi. Ama merdivenden indikten hemen sonra sergideki fotoğrafların genel görünümü bana bir fikir verdiği için öğretme hevesimi frenleyip misafirliğim gereği ev sahiplerini üzmemek için idareli bir dil kullanıp fotoğrafların daha da iyi olması için bazı küçük tavsiyelerde bulundum. Bu konuşmalar çok uzun sürmedi ve oradan ayrıldım. Sonradan öğreniyorum ki benden sonra aralarında “Neden bizden bu kadar nefret ediyor?” yollu bir konuşma geçmiş. Bu tepkinin bir benzerini yıllarca sonra İstanbul’da Taksim Sanat Galerisi’ndeki bir sergide yaşadım sanırım bir İFSAK sergisiydi. Sergiyi dolaşmış, arkadaşlarla çıkmak üzereydik ki, bir genç hanım yolumuzu kesti “Çıkıyor musunuz?” dedi. “Halbuki size fotoğraflarımı göstermek istiyordum, Eleştirilerinizi almak için…” Başıma gelecekleri biliyormuş gibi: “Eleştiri mi istiyorsunuz, yoksa övgü mü?” dedim. Duraladı “Elbette eleştiri” dedi. Geri dönüp galerinin uzak köşesindeki birkaç fotoğrafı gördük. Her vakit ki gibi idareli bir dille şöyle olsa daha iyi olurdu yollu birkaç söz söyledim ve arkadaşlarla çıktık. Sonradan öğreniyorum ki arkamdan ağlamış “Neden benden bu denli nefret ettiğini anlayamadım” diye. Bu cümle benim arkamdan söylenmesi adet olan bir klişe haline gelmek üzere.

Ben acımasızca konuşan, hoşgörüsüz ve patavatsız biri olduğumu hiç sanmıyorum. Aksine pek çok dostum beni gerçekleri bütün açıklığıyla söyleyip karşı tarafı yeterince uyarmamakla eleştirirler. Buna rağmen zaman zaman olumsuz şeyler söylüyorsam bunları, bardağın taşması olarak kabul etmelisiniz. Bugün gene bu cümleden olmak üzere sizlerle sergiler konusunu konuşmak istiyorum.

Arada bir sorarlar “Yakında serginiz var mı?” diye. “Neden olsun?” diye yanıtlıyorum. Sergiler tıpkı cenazeler gibi eş dostla bir araya gelinmesi için birer vesiledir. Sergilerin ziyaretçi şansı nerede ise o güne özgüdür. O günün kalabalığı da duvardakilerin görülmesine engeldir. Gerçekten onları görmek isteyenler biraz erken gelirler. Sonraki günler sergiyi ziyaret edenler daha çok sinekler ve meleklerdir. Bir ya da birkaç günlük kısa süreli olanlar hariç genellikle sergilerin süresi iki ve ya dört hafta gibidir. Koskoca sergi salonunun bu süre için işgal edildiğini dikkate alarak bir hesap çıkarabiliriz. Hesap pusulasının en üst satırına salonun kirasını yazdıktan sonra altına kokteyl, baskı, çerçeve maliyetlerini koyalım. Sonra bu fotoğrafların son haline gelmesine kadar her aşamada harcadığınız saatleri, günleri, ayları, yılları toplayıp, çok alçak gönüllü bir kabulle, asgari ücretle çarpınız bunu da hesabın altına ekleyince ortaya sergi maliyeti çıkar. Buna sahibi olduğumuz tüm fotoğraf ekipmanının amortismanını da eklemek hakça olur. Eskiden bu amortisman yani eskime ve yok olma yüzdesi o denli yüksek değildi. Neden değildi? Makineler çok mu ucuzdu? Değildi ama siz onları isterseniz otuz yıl kullanabilirdiniz. Dolayısıyla eskime payını bu süreye bölünce sonuç korkutucu olmazdı. Bugün makinelerin ömrü çok daha kısa. Belki mekanik ya da elektronik ömrü değil ama teknolojik gelişmeler öylesine hızlı bir tempoyla taksitlendiriliyor ve bize damla damla veriliyor ki siz bu aşamaların her birini satın almak zorunda kalıyorsunuz.

Bir yıl önce aldığım makinenin yenisi çıktı. Şeytana uyup alırsam bir yıllık amortisman olarak makinemin tüm bedelini hesaba katmalıyım. Bu takdirde sergi maliyeti daha da artacaktır. Laf lafı açtı da bu hesap öylece aklıma geldi. Şimdiye kadar böyle düşünmemiştim. Ama şimdi, çok yerinde olduğuna inanıyorum. Özellikle makinelerden gelen amortisman hiç akılma gelmemişti. Durun bakayım, belki de bazı arkadaşlarımız bu yüzden yılda beş altı sergi açıyorlar, maliyete makinelerden gelen katkı payını düşürmek için.

Şaka bir yana şimdi hesaba devam edip karşılığında ne aldığımıza bakalım: Sergi boyunca satılan fotoğraflar dört beş adedi geçmez. Tabii eğer rahmetli İsmail Cem gibi farklı bir alanda ünlü değilseniz… Bunlar da çokluk açılış günü gerçekleşir. Satın alanlar aslında size ikramda bulunan birkaç eş dosttur. Peki, öyleyse bu sergiler niçin yapılır? Eğitim kesiminde görev alanların rütbe kazanması, özgeçmiş listesine satır eklemeye bağlı olduğundan bu tür etkinliklerin bir ihtiyaç olduğu söylenebilir. Tabii bu satırda adı anılan bir serginin nasıl bir şey olduğuna, değip değmeyeceğine bakan yoktur. Tıpkı bunun gibi böylesi bir görev zorunluluğu olmadığı halde özgeçmişini zenginleştirmek, yani satır ilave etmek için sergi açanların çokluğu da sanırım yadsınamaz. Salt usul böyledir diye ya da dostlar alışverişte görünsün diye açılan serginin haddi hesabı yok.

Bir an için alışkanlıklarımızı bir kenara bırakıp önyargısız biçimde bu sergilerin işlevlerini konuşalım. Fotoğraf işlevsel bir görüntü dilidir. Yazıyla ancak uzun uzadıya anlatılabilecek bir sahneyi kısa yoldan ve etkili bir şekilde algılamamıza olanak veren bir ifade yoludur. Yani işlevseldir. Sabah gazetecinin önünden geçerken sonra da bir gazete ya da dergiyi açar açmaz, bize söyleyeceğini bir nefeste söyler. Bu dil, yeterince güçlü kullanıldığında ortaya çıkan ürünün sanat olma olasılığı da vardır. Yazı dili bir şairin, bir yazarın elinde nasıl esere dönüşüyorsa ve buna “yazın” sanatı diyorsak aynı güçlü iadeye fotoğrafta ulaştığımızda da ona bir sanat ürünü diyebiliyoruz. Pekiyi bunların yararı, işlevi nedir? Okullarda okutulan Türkçe (edebiyat) dersi sadece bu tür eserlerden zevk almamıza değil, birer birey olarak düşünce ve duygularımızı berrak bir şekilde anlatmaya, söylenenleri doğru anlamaya yarar. Yani etkili iletişimi güvence altına alır. Fotoğraftan beklenen yarar da bunun gibidir. Görsel yolla anlatılanların berrak, anlaşılır ve etkili olması beklenir. Sonuçta “Fotoğraf Sanatı” başlığı altında yer aldığında üretilen ve galerilerde sergilenenlerden de bu yarar beklenir. Önce bu ürünlerin gerçekten etkili, berrak ve okunaklı olması, sonunda da bunun güncel yaşamın iletişim araçlarına, gazete ve dergilere örnek olması beklenir.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Sergilenen bu eserler gerçekten yeterince okunaklı ve etkili midir? Tümüne evet demek zor. Pekiyi bunların günlük yaşamımıza olumlu bir yansıması var mı? Yani gazete ve dergilerde eskiye oranla daha düzeyli, daha etkili fotoğraflar görülüyor mu? Görülmüyor. Bu sektörde çalışan fotoğrafçılar, bu sergileri görmeye gelseler kalabalıktan içeri girilemez. Açılışlarda karşılaştığımız basın fotoğrafçıları bir elin parmaklarını geçmez. Açılışlarda biz, her vakit biz bizeyiz. Biz de bu tür fotoğraflar sadece fotoğrafçılar arasında bir tür paylaşıma yarıyor. Kimileri benim gibi fotoğraflarını çok sınırlı bir arkadaş grubu ile paylaşırken, kimilerine de haklı olarak bu kadro yetmiyor. Bu yüzden galeri boyutunda bir paylaşım sahneleniyor. Şimdi de internette daha da geniş bir paylaşım kitlesi oluşmakta. Ama çapı ne olursa olsun bu cemaatin yaptığı, yapabildiği, bir birinin sırtını sıvazlamaktan ibarettir.

Açılış günündeki şenlik sona erince galeride bir sessizlik, bir huzur (!) dönemi yaşanır. Sonra da serginin toplanacağı gün gelip çatar. Asılması ayrı telaş, toplanması bir başka telaştır. Sonra bu canım eserleri toplayıp ne yaparsınız? Buna evimizde ya da varsa iş yerimizde birkaç metre kare daha yer ayırmanız gerekir. Sanırım sık sergi açanların bu hesaba göre kendi yaşama alanları her sergiden sonra biraz daha azalarak sonunda tükenecektir. Ama ne önemi var? Gerekirse bu eserlerin saklanması için ayrı bir daire ya da depo tutulabilir. Biz ulus olarak kesin işlevi olmayan eşyalarımızı bile kolay kolay atamayız bir gün lazım olur diye. Elbette bu eserleri atacak değiliz. Taa ki sararıp bozulana değin onlara bekçilik, türbedarlık etmemiz gerekecek.

Sonuçta onca koşuşturma stres ve harcamaya mal olan bu ürünlerin birilerine gerçek bir yararının olduğu oldukça şüphelidir.

Yorumlar (1)

Trackback URL | Comments RSS Feed

  1. Kâzım ZAİM diyor ki:

    Keyifli iştir sergi açmak.En azından cenazede karşılaşmaktan iyidir derim.Uzun zamandır birbirini görmemiş fotoğraf sosyetesi biraraya gelir sergi nekadar kusursuz olursa olsun fotoğraf dedikodusunun tadına doyum olmaz.En azından orta yerde musallada bir cenaze varken uzun zamandır görüşmeyen dostların sevinç kahkaları garip kaçmaz sergilerde.Bu sergilerdir ki ainesi iştir kişinin lafına bakılmaz lafını boşa çıkarmaz fotoğrafçı takımının eteğindeki taşı sergi panosunda teşhire yarar..Geçmişte bir fotoğraf eleştirmeninin İfsak taifesi için 'Kent soylunun pazar eğlencesi kendi aralarında eğleniyorlar' deyimi aklıma geldi bu yazısıyla hocamızın..Acaba bu yazıyı okusaydı rahmetli kendine hak verirmiydi şimdi kimbilir ? Her ne halse kesesine güvenen borozancıbaşı lafını hatırlıyorum Prof.Semai Eyice'nin sergi açan açsın keşke gelebilsek ben fotoğraf sosyetesini özlüyorum.Hoşlukla kalınız dostlar.

Leave a Reply




If you want a picture to show with your comment, go get a Gravatar.